Göç: Düş değil kâbus

Aslında oyun yeni değil, ama konusu, hele bu coğrafyada, hiç eskimiyor. İnsanlar sürekli göç ediyor! Göç ettiriliyor. Yaşam koşulları kalmayınca evlerini, işlerini, sevdiklerini bırakıp başka ülkelere, başka diyarlara göç ediyor. Göç etmek zor, göç edilen yerde kalmak, kabul edilmek daha da zor. Türkiye, Suriye iç savaşında yangına körükle gittiğinden beri, evi barkı ve yaşam hakkı kalmayan mülteciler için önce bir ilk aşama sığınma yeri oldu. Sonra da Avrupa’nın istemediği bu insanlar için, ne aşağı, ne yukarı kımıldayamadığı adeta bir hapishane! Avrupa, parasını öderiz, sende kalsınlar diyor. Anadolu, yüzyıllar boyu, göç yolu olmuş, ama ilk gelen son geleni istemiyor! Bu arada yerleşen yerleşiyor, gelemeyen ya da kaçmaya kalkanlar için Akdeniz’in suları, koskoca bir mezarlık oluyor! Bebek patikleri yüzüyor sularda, bebek cesetleri vuruyor kıyılara.

Amacım içinizi şişirmek değil, oyunun güncelliğini vurgulamak.

FARKLI SORUNLAR

Aynı kaos, gizli bir ilişki yaşayan Berk ile bunu sezip kocasını yeniden kazanma derdinde olan Berna’nın arasında yaşanıyor. Çok mutluymuş gibi gözükmelerine rağmen içlerinde fırtınalar kopuyor ve bazen yüzeye çıkıyor. Aile ilişkileri, sadakat, evlilik sorgulanıyor.

Angeliki ve Angelos’un kavgası ise kızlarını bir bebek sahibi yapabilmek.

HAYALLER VE UMUT

Bu üç ailenin dramı ve kavgalarına yol gösterici ise adanın Azizi Gabriel olacaktır. Tepedeki manastırın Aziz Gabriel’i kadınların dualarını gerçekleştirmesine yardımcı olur inancı, herkes için geçerlidir! Metnin çarpıcılığı ve düşündürücülüğü ise göç üzerine. Göç sadece göç edeni yoksunlaştırmıyor, göç edilen toplumun insanını da rahatsız ettiği için, başta tahammül edilen ama uzun süren bir misafirlik gibi tepkiye dönüşürken merhamet, nefret, korku, intikam, umut gibi duygular bıçak sırtı dönüşler yaşatıyor. Ve bu her toplumun belleğinde farklı yansımalar yapıyor. Göç edene duyulan öfkeyi de sorguluyor.

REJİ YARATICI

Sema Elçim’in yazdığı oyunu başarılı kılan yanlarından birisi de, metnin sağlamlığı yanında yönetmen Ahmet Sami Özbudak’ın rejisinin yaratıcılığı. Hem sade hem basit buluşlarla yaratıcı olunabilmesinin kanıtı bir sahneleme seçilmiş. Ortada bir platform var, seyirci iki tarafa da oturabiliyor. Sonuç olarak burası bir ada! Yerdeki kırmızı örtü, her şey oluyor, bana da Paris’te izlediğim Mehmet Ulusoy’ın Theatre de Soleil’indeki mavi kumaştan denizlerini, tavandaki fileleri anımsatıyor. Köşelerde birer iskemle, sırasını bekleyen ailelerin oturması için.

Tek perde, 70 dakikalık oyun, tam da olması gerektiği kadar! Artık seyircinin ne iki perde, ne çok uzun oyuna tahammülü yok, gevezelik etme, derdini anlat, yeter? Vehbi Can Uyaroğlu’nun müziklerinin de beğenildiğini, her aileye göre müzik seçilmiş olduğunu belirtmeden geçmemek gerek.

OYUNCULAR YETKİN

Ayşegül Tekin, Banu Çiçek, Batur Belirdi, Burak Tamdoğan, Çiçek Dilligil, Ersin Umut Güler, Kerem Pilavcı, bu beğeninin bir yanını oluşturan oyuncular. İzleyeli epey oldu, denk getirip yazamamıştım, düşünüyorum, şu daha iyiydi, bu biraz aksıyordu yazayım illa ki diye. Yok! Ekip uyumlu ve iyi. Kadınlar daha mı iyi desem? Çiçek Dilligil, Banu Çiçek, Ayşegül Tekin, kocaman bir alkış, üçüne de. Biri eşini, biri çocuğunu, biri bebeğini korumak, kaybetmemek için çırpınıyor, o duyguyu geçiriyor. 

Oyun bugün Alan Kadıköy’de sergileniyor, görmediyseniz kaçırmayın derim, bir dahaki sergileme mayıs sonunda.